Wednesday, July 28, 2010

Another Flamethrower, Another Awesomeness

Aslında kendimi About Us kısmına diğerleri hakkkında birşeyler zırvalamak zorunda hissdeyorum ama, bu cihazlar, bu cihazlardan da öte onları kullananlar neden muazzam olmak zorundalar, bkz. pyro of tf2("oooo shineeeeey" edasıyla dikkati dağılan yazar). Olası "Lan yazsana bize bişeyler ibine" naralarını savuşturduktan sonra geçelim mevzuya. Efenim yazımın konusu olan muazzamlık da şurada ikamet etmekte. 2005 yılında üşengeç, tembel, pis herif Kimmo Lemetti taraından yazılmaya, çizilmeye, ağzımıza sıçmaya başlanan bir webcomic kendisi. Kimmo şerefsizin tekidir, çünkü görev bilinci yoktur, yeri gelir senede 1 strip çıkarmak süretiyle efenim ben diyim zilyonla, siz diyin zilyonla fanı, mahrum eder, steakhouse burgere tabii tutulmuş byb'a çevirir. 2008'de, uzun süren bir sessizliğin ardından tamamen yok olmuş, ki halen öyle olmasaydı başlık "No More Blastwave, Rest in Flames" olacaktı, sonra yeniden hortlamıştır. Bloğa yazmasaydım da zaten yeniden bulamazdım büyük ihtimal.

Post-apokaliptik bir gelecekte, mesela Apocalyptica'nın Knebworth konserinden sonraki gece, savaşan üç ordudan (aslında 4, ama biri olduğu gibi pert) kırmızı ordunun iki elemanının maceralarını(gerzekliklerini) anlatır. Bence karamizahın, webcomic olarak sunulabilecek en güzel örneklerinden biridir. Çizimler gitgide güzelleşirken, espriler için zevk renk meselesi diyebilim ancak. 6 dile daha çevirdi fanlar bunu, türkçesi için ben de uğraşmayı içimden geçirmiş olsam da bir zamanlar, piç etmekten pek bir çekindiğim için elleşmedim, gün gelir ellerim.

Karakterlerimiz sarkastik işinin ehli sniper ve ben olabilecek kadar bana benzeyen demolition(fire) expert ki, o flamethrower(kullanıldığını pek göremesek de) ve false logic ancak bana o kadar yakışır. Birbirine deli gibi tutkun bu iki çılgın(behlül&bihter), nedeni ve sonucu olmayan bir savaşta bulundukları şehirden çıkış yolu ararken bir çok şeyi istemeden sorgularlar. Ha biz de sorguladık da adam mı olduk derseniz, none of my business der kaçarım. Bir de 1 nisan geyikleri vardır ki, bence kendi içinde en az blizz'in kadar başarılıdır. Arada verilen ekstralar da cabası, ki bunların arasında bir adet platform oyunu da vardı.

Şu ana kadar 43, evet sadece 43, strip'i çıkmış Gone with the Blastwave'i takip edeceklere uyarı, bir WH40K hayranı olduğu aşikar olan kimmo(düşüncesiz hergele) ayda bir yeni strip çıkarabileceğini, ama kesin olmadığını, kafasında dokuz strip'in kesinleştiğini beyan etmiş
bloğunda. Yine de sırf o canım gaz maskeleri uğruna okunası...Yeah I lowe gas masks.

Ne olursa olsun, Kimmo kafana kürenk düşsün he mi! En güzeli olmasa da, güzellerden bir seni seçtim pikaçuuuuuuu diye çığırabileceğimiz bir webcomic yapıp da ramazandan ramazana güncellenir mi terbiyesiz?!?

FLAŞFLAŞFLAŞ! Byb: "Yazsam aklınız durur."

Facebook'ta 40 yılda bir ilgimi kurcalayan bir link çıkar. Bu üç vatandaşın yazdığı gibi yazıyormuşum (ingilizce tabii, Türkçe text'i tanımlayamıyor site) kendilerine göre;


I write like
H. P. Lovecraft
I Write Like by Mémoires, Mac journal software. Analyze your writing!
His prose is somewhat antiquarian. Often he employed archaic vocabulary or spelling which had already by his time been replaced by contemporary coinages


I write like
Charles Dickens
I Write Like by Mémoires, Mac journal software. Analyze your writing!
His writing style is florid and poetic, with a strong comic touch.


I write like
Ursula K. Le Guin
I Write Like by Mémoires, Mac journal software. Analyze your writing!
...Much of Le Guin's science fiction places a strong emphasis on the social sciences, including sociology and anthropology...
Bunun Türkçe versiyonu olsa enteresan olurdu. Gerçi "götüm gibi yazıyosun siggigit" deme ihtimali yüksek bana. İngilazca yazılarım kurcaliim biraz bakalım neler sıkmışım vaktinde. Dağılın.

Sunday, July 25, 2010

ARM101 Arman'a Giriş

Arman'ı sevebilmeniz için Arman'ın sizi sevmesi gerekir. Lakin Arman kapalı bir kitap (içindekileri belli etmediğinden), kilitli bir kutu (saklayacak bir şeyi olduğundan değil, mahremiyetinin değerini bildiğinden), sürgülü bir kapı (saklandığından değil, rahatsız edilmek istemediğinden), kör bir düğüm (çözmeye çalışır, mal olursun)... Uyandığı andaki dillere destan güzellikten bahsetmeye benim kelimelerim kifayesiz kalacak olsa ki hiç muhabbete girmeden niye, niye, niye, bu kadar gizemli bir şahıs olduğunu anlatayım size. Arman death/black/doom metal gruplarının hayalini bile edemeyeceği bir nemrutluğa sahiptir, BLACKER THAN THE BLACKEST BLACK, TIMES INFINITY! Arman'ın siniri, nefreti, intikam ateşiyle kavruk kavruk magmalaşmış kanı termometreyi o kadar zorlamıştır ki zaman-uzay düzleminin sınırlarını kırıp en dipten tekrar ortaya çıkmıştır. O kadar sıcaktır ki artık dondurur. Öyle bildiğin skindirik cip-cop cool da değildir, “Behold, the Iceman cometh.”. Soğuk bakışlarını hissederseniz tartılıp, değerlendirilip, ciğeri beş para etmez olarak sınıflandırıldığınızı ve onun huzurunda bu kadar sefil bir varlık olma cürretinde bulunduğunuz için sizden umursayamayacağınız bir şekilde nefret ettiğini bilirsiniz.
Peki bu adamın niye nasıl neden arkadaşları var? "WTF birader, anladık gönül ota da konuyor boka da ama mayına konduğunu ilk defa görüyoruz." diyorsanız Arman'ı ya 1) Benim gibi tanımaya çalışacaksınız (hiç tavsiye etmem, beni niye hala öldürmedi bilmiyorum.), ya da 2) Oturup bir tur muhabbet edeceksiniz. Muhabbet sonunda zaten kendini belli eder size karşı nasıl davranacağı konusunda. Bunu yaparken nadiren görgüsüzlük, terbiyesizlik ya da açık bir şekilde hakaret eder ama (sosyal açıdan özürlü olup ama farkında olmadığınız durumlar dışında) muhattap olmak istemediğini hissedersiniz. On the öte hand, bir içim sudur, takım oyuncusudur, entegre olabilirseniz, tabir-i gavur ile in the zone iseniz sinerji fışkırır bu adamdan, coşturur, güldürür, düşündürür, ilham verir. Sabahın köründe 3 kelimelik cümleye, biyolojik kaynaklı atmosferik değişikliklere, herhangi bir mevzuya karın ağrısından kıvranana kadar gıdaklayabilme tehlikesiyle karşılaşabilirsiniz.
Srsly though, Arman iz serious biznizz. Derdini tasasını kolay kolay anlatmaz, sizinkileri cayır cayır dinler, destek olabiliyorsa olur, olamıyorsa o da somurtur. İlk fedakarlığı hep kendisi yapmaya çalışır, karşılık beklemez, sizin derdinizi sizden çok dert eder, baldızınızı baldan tatlı bili... errr, nvm (baldız kısmını Cantürk'e yazıcaktım, düzeltiriz bilaré).
"So that's it!" ibaresine eşantiyon olarak "Söyle yalanını, skim inananı" veriyoruz Arman mevzu-bahis olduğu zaman. ARM-101 dersimize bu küçük girişimizi Blizzard oyun felsefesi gibidir kendisi diyerek burada sonlandırıyoruz, easy to learn - hard to master.

Saturday, July 24, 2010

CHan the Mad Scientist

Eskiden beraber kaldığı dangalak ev arkadaşı sebebiyle çok geç tanışabildim Cantürk'le. Şimdi her ne kadar kardeşim gibi olsa da geç tanışmış olmamız beni hala üzüyo. Geleneksel bi adam Cantürk, aile babası gibi. Sorumluluk sahibi, düzenli, titiz, kendine yetebilen, korumacı, kuralcı ve muhtemelen mühendislik okumuş olduğu için biraz da kafadan çatlak. Mesela yemek yapabiliyo olması harika bi özellik ama bi gün yeni bi şeyler denerken mutfakla beraber evin bir kaç odasını daha havaya uçurabileceğinden korkuyorum, ki kendini zehirlediği olmuştur. Eğer matematikle, fizikle kimyayla bir alakanız yoksa siz de Deli Cevat'ın, well, deli olduğunu düşünüyo olmalısınız ama bi gün Cantürk "Hububat fiyatları!" diye bağırıp elini kolunu sallayarak üzerinize koşmaya başlarsa bilin ki konu bi süre sonra Akım Kapasitörü'nün çalışma prensiplerine bağlanabilir.. yada az sonra kişide bağımlılık yapan o unique kahkahasını duyacak olabilirsiniz, depends. Srsly, bu adam gülüşüyle ölüyü diriltebilir. Bu bağlamda Cantürk bi necromancer olabilir.. ama olmayabilir de. Pek çok normal insanın aksine evinde kedi-köpek değil, dinî inançları hakkında atıp tuttuğu bi su kaplumbağası besliyo olması Cantürk hakkındaki yargılarımı destekleyen bi başka nokta. O kaplumbağa bi gün kafasını sudan çıkarıp baygın gözlerle ve türkçe "acıktım lan" derse hiç şaşırmam, aksine ninja kaplumbağalar gerçekten yaşadıysa Cantürk'ün Splinter, o tosbaanın da aslında Rafael olma ihtimali çok yüksek. Ne yada kim olursa olsun korkacak bi şey olmadığı konusunda sizi temin ederim, Cantürk'le kesinlikle güvendesiniz ve hatta dünya üzerinde güveninizi istismar edebilecek son ninja odur, Rafael de onun peti ve companion'ıdır. Kimi zamanlar kendisinin emo olduğunu söylese de aslında değildir, alkolü fazla kaçırmış ve dehidrasyona uğramış olabilir. Duygusaldır ve duygularını saklamayı beceremez, atıfta bulunduğu emo'luk bundandır. 10 numara adamdır Cantürk (onluk sistemde). Indeed.

Byb the Observer

Ex-homie. Baybulat basit kelimelerle anlatılamayacak kadar orjinal bi adam yet i'll give it a shot. Her şeyden önce şunu söylemem lazım, baybulat da bi dünyalı, srsly. Kışın dışarda lapa lapa kar yağarken şort giymesi, çay içmemesi yada pantolon giymemesi (?) falan bunlar birer bahane değil, olamaz. Yanlış hatırlamıyosam 2004'ten beri tanıyorum ve o zamandan bu yana adamı bir kere bile üzgün görmedim. Elbette üzgün olduğu zamanlar olmuştur fakat göstermez, kendine saklamayı tercih eder. Onun için 2 tane mod vardır; ya pozitif ya nötr. Sinirlendiği anlar nadir de olsa vardır fakat etrafına dehşet saçmaz, söver sayar. Tehlikeli değildir. Çok fazla konuşmaz ama konuştuğunda çoğunlukla söyledikleri ya doğrudur, ya eğlencelidir, ya ilginçtir ya da sizin tepkinizi görmek / ölçmek için söylenmiştir. Boş (da) konuşur demiyorum, he just observes. Bazı insanlar onun demagoji yaptığını düşünebilir, aslında sadece bakış açısı farklıdır, sonuçta o bir sosyologtur.. Yardım etmeyi sever ama carebear da değildir. Sizi çatlatacak kadar güldüren yada kıpkırmızı edecek kadar öfkelendirebilecek espriler yapabilir. İkinci durumda sadece kendi gülse bile aslında İçinde kötülük yoktur. En fazla, ne kadar sinirlenebileceğinizi yada sinirlendiğinizde nasıl olduğunuzu görmek istemiştir. Ama iyi ama kötü, Baybulat lafını sakınmaz. Bazen ne demek istediğini kısa ve net bi şekilde, bazen de bi karış paragrafla anlatır. Bazen anlamayabilirsiniz yada anlamak için 3 dakika düşünmeniz gerekebilir ve hayır, kafa karıştırmak yada sofistike gözükmek için değil sadece düşüncelerini Türkçe anlatmakta zorlanmış olduğundandır, zaten sofistikedir. Keza ingilizcesi türkçesinden daha iyidir. Gelişmiş bir egosu vardır ve pek çok konuda olduğu gibi bu konuda da samimidir, egosunu ifşa etmekten çekinmez. O ego duvarının altından, üstünden, içinden, kıyısından köşesinden geçmeye çalışmak sadece zaman kaybı olacaktır. You just take it or leave it. In either way, it wont hurt. Güvenilirdir, ihtiyacınız olduğunda orda olacak sayılı adamdan biridir Byb. Her türlü silaha, japonlarla ilgili her şeye ve içinde nigger olan her türlü geyiğe zaafı vardır. Baybulat her özelliğiyle, yanınızda olduğu zaman mutlu olduğunuz, yanınızda olmadığı zaman "keşke şimdi Byb olsaydı" diyeceğiniz bi adamdır. Evet.

Thursday, July 22, 2010

They're coming out of the walls!

Valve biz sayın oyunculara "Aha alın oynayın la" diyerek Alien Swarm isimli bir oyun bahşetmiş bulunmakta yeni yeni dürtüklüyorum kendisini. Gayet eğlenceli olma potansiyeli vaad ediyor, squad tabanlı tepeden görünümlü shooter. Ordan burdan yaratıklar geliyor biz de farklı görevleri yerine getirmeye çalışıyoruz, ölüyoruz, eğleniyoruz. http://www.alienswarm.com/ gidiniz bakınız, beğeniniz, steam kurup indirip oynamaya başlayınız, beni haberdar ediniz, birlikte ölelim, sevişmeden uyumayalım. Heaa bi de önemli bi detay, oyun beleş OMGOMGOMGOMGOMG!!111!!ONEONEONE!

Oyunla ilgili logo, ss falan ararken bunun çıkması ilgimi çekti, belki sizin de ilginizi oyuna çeker. Sapıklar.

Potpori

Eskişehir fethimin ardından hızlı bir 24 saat geçirerek (Tren, otobüs, dolmuş, vapur, taksi. Alayına bindim 24 saatte bi daha bin deseler binmem) evimde sabitlenmiş olmanın verdiği mayhoşluk eşliğinde zaman öldürme tekniklerim hakkında sizi bilgilendireyim.

Başlıca basit gebeş manevraları, abuk subuk malzemeli doğaçlama yemekler vs. geliyor. Saatlerce download edecek şeyler ara, bul, indir, izlememek/dinlememek bunların hemen ardında yol katetmekte. Aynı anda 5 ayrı kitaba kanalize olma teşebbüsleri "Şunu mu okusam, bunu mu okusam, biraz da şuna bakayım..." hareketleriyle sonuçlanırken 40 tane farklı oyunu oynamaya çalışmak ayrı bir deneyim. Tabi sırf yazı okumak sizi cezbetmeyecek o yüzden araya TL;DR mahiyetinde alakadar olduğum 3-5 şeyi temsili resimler serpiştiriceğimi bekliyorsunuz ama sk...eeööö umurumda değil, çabuk tüketilir medya kaynağı değilim ben, okuyun sk...eeüüü okuyabildiğiniz kadar.

Kısaca bir turlayalım yine de;

Unseen Academicals - Terry Pratchett: İyi hoş kitap ama Terry dayı artık bunadığını iyiden iyiye belli etmeye başlamış. Kendisi alzheimer'la, almış gitmiş dementia'yla güreşmekte hatta kitabı kendisi artık klavye kullanamadığı için dikte ederek yazmış, va garibim. Çok severim kendisini jilet gibi zekası ve espri anlayışı vardır, okumadıysanız henüs bu adamın kitapları bokunuzda boğulun.

Olympos - Dan Simmons: Serideki 2. kitap, gayet enteresan. Mars'da yunan tanrıları at koşturuyor, dünya alabildiğine distopik bir ütopya haline gelmiş (ilk kitabı okursanız kavram çatışması olmadığını anlarsınız, öyle artık yapacak bişey yok), nano-teknoloji, yunan mitolojisi, mesihler, deicide (tanrı-katliamı, /cheer) ne ararsan.

Chronicles of The Black Company - Glenn Cook: Hard-Gore Fantazi madırfakırz, başındayım ama kan gövdeyi alacak yakında gibi görünüyor, artık nereye götürür bilmiyorum.

Mechanicum - Graham McNeill: Horus Heresy serisinde Adeptus Mechanicus'u anlatan bir roman, Dan Abnett'ın yazdığı WH40k kitaplarını beklerken araya sıkıştırdım. Emperor Protects.

Luminous - Greg Egan: Gariban kitap, diğer dördüyle henüz rekabete giremedi. her bakacak olduğum zaman diğerlerine kayıyo dikkatim.

Century Raid - Alastair Reynolds: Paralel olmayan evren falan fişmekan enteresan bilim kurgu kitabı. Vaktinde tam sonuna gelip te kaybettiğim kitap. Bulduktan sonra nerde kaldığımı unutmuş olmam bitmesini bayaa bir sekteye uğratmakta, owell.

Oyunlar;

Mass Effect: Konulu shooter, ana hikayeyi ilerleten görevleri kovalamaz side-quest yapim her bi boku görim diyenleri çileden çıkarır kısa sürede. Gezegene in, 3 tane yeri incele, 3.sünde binaya gir onu bunu kes, yürü sgtrgit sonra. Vaktinde niye bu kadar yaygara kopardıklarını bilmiyorum. İnsanlar sanki daha önce space-opera (konusu bayaaa kapsamlı, "bütün evrenin hanuna koyacak bu olaylar" diye iddiası olan hikayeler falan fişmekan) tarzında kitap-film-oyun görmemiş gibi davranıyorlar, Star Wars var (ne kadar saçma skin ghey bişey olsa da [Republic Commando dışında, proleter emektar klon kommandolara saygım sonsuz. Sgtirsin gitsin ibune Cedaylar, emo Sikh'ler] var işte), Space Oddysey var, Rama var, hatta Arthur C. Clarke'ın yazdığı aşağı yukarı her roman var, var oğlu var aq... niye bu gaz galeyan? Heaaa tabi bu oyunda inter-species/homoseksüel cinsel münakaşalara girme imkanınız mevcut, o yeni bişey mi? hayır ama var işte. Ben şahsen hatun soldier'ımla androjen bir uzaylıyla homoseksüel olup olmadığını karar veremediğim bir ilişkiye girme teşebbüslerinde bulunuyorum ama paso başı ağrıyor ET'nin, kader kısmet.

Zombie Driver: Araba var, zombi var. Araba zombileri eziyor, zombiler ölüyor (ölü değil miydi lan bunlar?) Basit oyun ama eğlendiriyor, arada sıkışıp kalmasa bayaa bi zaman öldürme potansiyeli var ama bu aralar bi kamyon oyun var elimin altında hepsinin canını okuma yükümlülüğüm olduğu içundur ki hafif rafta kendisi, also kader kısmet.

uyleyken buyle, daha bissürü bişeyler daha mevcut efenim, hatta şu anda yazmaktan baymış bulunmakta olduğum için gidip başka bişeyler kurcalayacağım. Baktınız ki herşeyden baydım yine gelir buraya zırvalarım.

Thursday, July 15, 2010

Evde ve halka açık yerlerde denemeyin!

Halbuki gaza gelmiş, çıkış saatine yakın bir zamanda, iş arasına binbir ninjalık sıkıştırıp yazdığım debut girdimin devamı "Never Safe Reloaded"ı yazıp, neden güvende olmadığınızı açıklayacaktım(/b ve byb düetinden alien bile korktu, predator ise sıkılıp hoşkin oynamaya gideceğini beyan etti). Beyaz şarabımı aldım, konsepte uygun olan soslu makarnamı yaptım(Souce Strikes Back, bunu klişeyi kullanmasam ölürdüm). Zıkkımlandıktan sonra nargilemi hazırladım ve yaratıcılığım(?!?) miskin uykusundan uyanana kadar bir bölüm fringe izleyeyim dedim. İşte macera burda başlıyor ve çok çılgınlıktan hazzetmeyen bir midede 10 günlük sos, 2 kadeh şarap ve nargile dumanı(marpuçla endoskopi yapabiliyorum) Dance Dance Revolution oynamaya kalkınca, işler eğlenceli bir hal alıyor ve hayatım olmasa da(have mercy), o anım gözümün önünden kötü hazırlanmış bir PowerPoint sunumu (Directed by Uwe Boll, srsly have mercy) edasında geçiverdi. "Let there be light marlboro bi de soft winston" desemde sallayan olmadı. Ben en iyisi ortalığı batırmadan lavaboya gideyim derken Badadam!...çocuk bezi reklamındaki fırlamalar gibi loblarımın üzerine 3. sınıf uçak filmlerindeki gibi muazzam bir iniş yaptım. Orada yunusların neden sadece balıklar için teşekkür ettiklerini bir süre irdeledikten sonra, kendimi, ayağa kalkma çabalırımın sonunda mutfak lavabosunu bir grossmarket reyonuna çevirirken buldum, like this.

/*Disgust Alert
İnsan böyle anlarda bile sindirilmiş, yarı sindirilmiş ve hiç sindirilme şansı olmadan yeniden oksijene kavuşacak olan besinlerin ahengini takdir etmekten geri kalamıyor. Tabi kulaklarından ateş çıkar ve çeşit çeşit enzimle kokteyl edilmiş şarabın kokusu yeniden yüzüne vururken izafiyet teorisine pek kafa yoramıyor. Neyseki bir kaşık yardımıyla size ait olanları çöpe boşaltmak sandığınızdan çok daha eğlenceli çıkıyor.
Evet iğrencim, kim diyor; Me, Myself ve İrem.
Me Kemal Sunal
Myself Kemal Sunal
İrem İrem
Disgust Alert*/

Serin suyun altına girmenin ve tüm alkolün exorcisminin verdiği dayanılmaz hafiflik sizi bir de emosallıkla yıkıyor, "lan ya bilincimi kaybedim kendi kusmuğumda boğulsaydım" diye. Unutmadan emosallık şöyle bişi:



Tüm bunların sonucunda kendinizi bu saçma olayı blogda paylaşırken buluyorsunuz. Neden? Çünkü genç nesillere ve taze zihinlere aktarmak istediğiniz birşeyler var. Şunlardır ki;

1. Evde yalnız başınayken şarap ve bozulmuş sostan mambo jambo yapmaya kalkma, gerçekten mambo jambo oluyor ve kendi kusmuğunda boğulmaya karşı ilginç bir arzu doğuruyor.
2. Kendi kusmuğunda boğulmak(kkb), kesinlikle kualanın size blowjob yapmasndan çok daha eğlencelidir.
3. Blog yazmadan önce gıda zehirlenmesinden tamamen kurtulduğunuzdan ve ayıldığınızdan %102 emin olun(bir dilim asla yetmez).
4. Oh god, blowjobber kuala!!!

You are never safe again

"Goooooodmoooooorning vietnam" demek isterdim ama bizim blog için bu, çok daha uygun bir açılış olacak. Hayır filmi izlemedim, ve evet ben, bloğun yapmayıp etmediği halde tırtıklayan, kullanan ve corrupt edeniyim, yeah hallelujah babe!(ayrıca for instance information, please click on byb, he will squirt pink poisonous liquid or quote from "Apocalypse Now"). Tahmin edebileceğiniz üzere ya da çok daha büyük bir ihtimalle hayal gücünüzün ötesinde bir tehlikeyle karşı karşıyasınız, like this;


Efenim, diyeceğim hayattan kaçışınıza dair(kısaca eğlence sektörü diyelim) tüm temelleriniz, esaslarınız, base'leriniz (tamam hepsi değil, kişisel hijyene saygımız var) bizim için taşş..ehm...yazım konusu oluşturmukta. Bu anlamda sizin bütün base'lerinizi doldurmaya çalışacağız, en azından eğlenceye yönelik olanları...yeah we will come a lot(Camelot burdan geliyor zaten, Fornicating Under Consent of King,ilkin Camelot'un kazalarından birinde uygulanmaya başlanmış), like this;



Yazmanın çoşkusuyla kontrolden çıkmanın karşı konulmaz hazzına nail olduğum için çok mutluyum. İleride çok daha mantıklı şeyler okumanız temennisiyle ve no more gay jokes vaadiyle size şirinbaba'dan son bir söz ile veda ediyorum:

"Siz bu satırları okurken, 3.62 adet office bitch patronlarının yağlı kırbaçları altında ve karanlık köşelerde hayatlarını kaybettiler. Bir tanesi de ninja blogging yaptı. Onu yolda görürseniz tanıyacaksınız. Ona şefkat gösterin, önüne kavurga ve patlamış mısır atın ve karnı doyduktan sonra ananıski...ananıski diye kaçışını sükunetle izleyin."

Please Loading.

İlham kaba etten gelir, ergonomik olmayan sandalye yaratıcılığı engeller.


Velhassıl şu anda rahatsız bir sandalyede otururken muhterem tri-partite blog'umuza giriş yazımı yazma şerefine nail olmaktayım, bir yığın nail'in üzerinde oturuyor olaydım da anlatacak ekşınlı bi'şeylerim olaydı demek geliyor içimden ama boş boş zırvalamamın manası yok.

Blog olayını amaç dışı kullanmayı bırakıp (online not defteri) insan haklarıyla bana tanınan 15 dk'lık şöhrete kavuşmamı kolaylaştıracak işbu blog'da yazmaya başlamış olmak (ya da en azından "melaba ben falan fişmekan, size bugün ne yiyip te hazımsızlık geçirmemden mütevellit hangi tatlı sodayı seçtiğimi anlatıciim" yerine lafı gevelemeye başlayabilmiş olmak) dadından yinemeyen bir haz teşkil etmekte benim için, so: Joy to the world, the Lord is come; Let earth receive her King! (Tevazu prensipimdir? prensibimdir? şeyimdir işte anlayın)

Yakında sizinle daha uzun soluklu yazılarla (belki daha mânalı yazılar? fat chance...) birlikte olmak, daha rahat koltuklarda entellektüel brainstorming neyn edebiliciğimiz akşamlar için comment/yorum/bokatıyorum kısmına SKTRGT yazın bir boşluk bırakıp aklınıza geleni sayın, siz sayın okuyucular.

gtfo

Wednesday, July 14, 2010

Machinarium

Akvaryum gibi -Arman

Tesadüfen bulduğum bi oyundu Machinarium. Aylarca harddisk'in bi köşesinde exe olarak yatmış ve muhtemelen benim yeni bi şeyler denemek isteyecek kadar alışkanlıklarımdan sıkılmamı beklemişti. Bi kaç gün önce kurup oynadım ve kesinlikle pişman olmadım, yine yaparım.

Machinarium, 3 yıl gibi bi periodda 9 Çek developer tarafından kendi bütçeleriyle Xbox için yapılmak istenip çeşitli sebeplerle PC'ye çıkarılmış Flash tabanlı bi point & click. 2009 Bağımsız Oyunlar Festivalinde birincilik almış, aynı yıl Oyungezer tarafından yılın adventure oyunu, Kotaku tarafından Torchlight ile beraber yılın oyunu seçilmiş, CV'si oldukça başarılı.

Oyunun konusunu anlatıp spoiler'a boğmak istemiyorum, soldaki box cover bence yeteri kadar aydınlatıcı. Oyunun grafikleri gerçekten inanılmaz güzel (çünkü cartoonish). Hakikaten Machinarium oynamak akvaryum izlemek gibi bir etkiye sahip, dinlendiren, sakinleştiren ve bazen gülümseten bi manzarası var. "Fishy fishy fishy" diyip monitör camını tıklatan insancıkları görebiliyorum. Puzzle'ları klavyeyi ısırtacak kadar zor değil, kıvamında, düşündüren, eğlendiren ve mizah öğeleri barındıran bulmacalar. Dinlemek zorunda olduğunuz uzun diyaloglar, altyazılar yok, bitmek bilmeyen cut-scene'ler yok. Oyundaki ses & müzik minimalist ve bence çok da güzel. Tek bi spoiler vermek istiyorum, oyunda 3 müzisyen robottan oluşan sokak grubunun çaldıkları şarkıya hasta oldum. Aynı şekilde barda çalan şarkı da çok güzel. Robotların mimikleri ve çıkardıkları sesler insanı gülümsetiyor. "Gülümsemeyen insan değildir" demiyorum ama guys, srsly.

Oyunun tam sürümüne çeşitli sitelerden kolaylıkla ulaşabiliyorsunuz ve yanlış hatırlamıyosam 150 mb civarında bi boyutu var, çerez gibi. Bi deneyin, içecek bi şeyler alıp geliyorum.

Sunday, July 11, 2010

Do eeet!

Blog ismi bulmak ne zor, ne karın ağrısı işmiş ffs. 3 gündür isim bulmaya çalışıyoruz, en son bunu tutturabildik. Oysa "kısa, akılda kalıcı ve geyik bi isim" olucaktı. İsim reserve edip kullanılmayan blog'ları da işbu burdan protesto ediyorum, alayına chain lightning. Bu sancılı progress'te deneyip de alamadığımız blog isimleri aşağıdaki gibidir:

blogjob.blogspot.com
blogandplay.blogspot.com
happythreefriends.blogspot.com
ve an itibariyle hatırlayamadığım (yada hatırlamak istemediğim) bilimum (sub)domain.

Kimler var? Byb, Cantürk ve ben varım. Napıcaz? Biz de bilmiyoruz, bulaştık bi işe ama hadi bakalım. Nası yani? Baya. Ağırlıklı olarak entertainment üzerine (sinema, oyun, müzik, kitaplar, geek vs.) yazılar olucak, sanırım. Bi kaç geyik planımız var ama şimdilik neler olduklarını yada ne zaman olacaklarını söylemek istemiyorum, bunu da Blizzard'dan öğrendim. Olay ne? Önce kendimizi eğlendirmek, kalanları sonra düşünücez.


Hayırlı uğurlu olsun. Değil mi Sebastian? Evet.