Showing posts with label Oyun. Show all posts
Showing posts with label Oyun. Show all posts

Wednesday, September 26, 2012

Siz hala annenizin MMO'sunu mu oynuyorsunuz?


                Efendim malumunuz yeni oyuncağımız Guild Wars 2’yi (Yazının devamında gw2 olarak anılacaktır.) keyifle kurcalıyorum son günlerde. Bilindiği üzere mmo olayının farklı evreleri var; yazacaklarımın hepsi şu ana kadar oynadığım kadarıyla izlenimlerim olacak, yani ilk karakteri kastığın bölüm.  Aslında “80 olunca mı yazsaydım acep?”  diye düşündüm şimdi ama başladık bir kere zaten kalmış 5 lvl, devam.

İlk oynanışı çok keyifli hakikaten, max-lvl’da nolur bilmiyorum henüz,  tekrar edildiğinde ne kadar bayabilir, aynı keyif elde edilir mi hiçbir fikrim yok, onu alt oynarken göreceğiz çünkü altsız olmaz, öyle değil mi Çaan? Bazen Wow ‘dan (yazının devamında ve muhtemelen her yerde moplol olarak anılacaktır.) kalma alışkanlıklarımla kendime bir rota çiziyorum mesela oyunda. “Şunu yapayım bunu yapayım oradan da diğerini yaparım.” Makine gibi yani, tek düze, görev, iş, sıkıcı, grind. Nasıl sonuçlanıyor biliyor musunuz? Haritanın bu planı yaptığım ucundan girip alakasız ucundan saatler sonra çıkıyorum. Bu süreç boyunca başıma abuksubuk şeyler geliyor, planlamadığım bir sürü spontane olay oluyor ve bu durum hiç darlamıyor. Bunu vakit kaybı olarak göstermemesi güzel bir şey. Hiçbişeyi sallamadan, harıl harıl kasmadan, dağ bayır geziyorum.



Inventory sıkıntısı yok, crafting’de ve muhtelif şekillerde kullanılıp bir işe yarayan itemların hepsini tek tuşla bankada bunlar için ayrılmış kocaman yere yollanabiliyor, Salvage kit’ler ile kırılan itemlardan bunları elde edebiliyorsun. Ulaşım sıkıntısı yok, bir kere gidilen yer daha sonra sadece çift-tıkı uzaklıkta. Zaten taşın böceğin dalın yaprağın ayrıntısına kadar özene bezene yapılmış, kaliteli bi artwork var yani geze geze oynasan da olur. Yıllar süren moplol kariyerinden sonra grafikler böle bi değişik geliyor(in a good way). F2P Fontlar için yapacak bir şey yok maalesef =( . Adamlar diğer oyuncuların canınızı sıkabileceği durumları dahi ortadan kaldırdığı için insanlarla beraber oynamak problem değil eğlence olarak geri dönüyor. Oradan geçen oyuncunun size olabilecek en negatif etkisi yardım etmemesi sadece. Haritalarda sürekli bir “event”ler dönüyor, bu olayların alternatif gelişme ve sonuçları olabiliyor, chain olup devamı olanlar tadından yenmiyor. Puzzle tadında mekânlar var haritaların bazı bölümlerinde, bunlar bazen hafif gizli saklı bazen oldukça bariz, bazen çok kolay bazen tırmalatan mekânlar. Bunların ödüllendirmesi zaman zaman yetersiz olsa da neticesinde eğlendiriyor.

Storyline olayını çok başarılı bulmadım açıkcası, hani çok kıytırık bir şey değil, amacı da anlayabiliyorum ama olmamış sanki. Ya da çok basit kalmış. Her karaktere özgün story düşünüyorsun, güzel bunu 8-10 tane soruya göre ve story akışı içinde seçeneklerle oluşturuyorsun o da güzel. Ama bütün alternatif story’ler “aynı bokun mavisi” şeklinde oluyor.  Mesela yapılan olay aynı, yanındaki adamlar farklı gibi. Yap hepsini komple farklı o zaman, bir şeye benzesin. Genel hikaye hafif “meh” olmakla beraber içerik olarak ta bazı dandiklikler var bence, spoiler olayına girmeden Trahearn ile tanışınca anlarsınız diyeyim. Srsly Trahearn, FU.


Oyunda raid yok. Bunun yerine aktif bir dünya var, zaman zaman raid’lerden daha büyük event’ler var ve 5man dungeon’lar var.

Dungeon’lar ve holy trinity’nin(tank-healer-dps) olmayışı hakkında aslında ayrıca yazı bile yazılır. İlk duyunca “lan nası olcak ki bu iş” demedim değil. Moplol nasıl empoze ettiyse bu rolleri, baya benimsemişiz. Healer olmayı seviyorum,  başka bir şey oynarsam sıkılırım heralde diyordum. Hoş ben healer oynarken de araya iki büyü sıkıştıran, ona bunu cc eden, rahat durmayan kımız zararlısı bir player olarak; denedikten sonra Gw2 sisteminin hastası oldum. Her class ile dmg ediyorsun,heal yapıyorsun, bufflıyorsun (boon) debufflıyorsun (condition). Çok seçenek sunan bir skill sistemin var (10 button’dan oluşan bar yanıltmasın, silahlara göre skill’ler ve hızlı değiştirebildiğin 2 weapon set’in var.). Ayakta kalabilmek önemli, tank ve healer olmadığı için oturup pewpew etmekten ibaret değil oyun. Yani her spot’un açıkları kolay kolay kapanmıyor. Evade olayına alışıp kullanmak gerek. Yoksa çokça ağzınızı burnunuzu kıracak dmg mevcut dungeon’larda.  Aynı sebeplerden combat oldukça keyifli, monoton spamlama haliniz pek olmuyor. Ölen vatandaşları görüp komple gebermeden downed state ‘te iken reslemek önemli. Yatmış bekleyen biri varsa onu sallamıyorsunuz, direk zaman kaybı onla uğraşmanız. Eni konu ölen vatandaşlar çoğu kez res bekleyip adamı kanser ediyorlar bunu yapmayın plz, srsly.  Öldüğünüzde dungeon içlerindeki way pointler’den en yakın olandan yardırıp kaldığınız yerden devam ediyorsunuz.  Yerde göreceğiniz kırmızı halkaların içinden kaçmak gerek, bunlar kötü alan spell’leri. Beyaz halkalar hep buff heal etc. Beyaz kenarları yapboz şekilli halkalar combo yapabildiğiniz alanlar. Ben fire aoe ettim misal, içinden ok atan vatandaşın okları yanarak bufflı gidiyor, pek eğlenceli bu olaylar. Default tuşlarla Ctrl-T yaparak 1 adet target marklayabiliyorsunuz. Daha sonra millet “T” tuşu ile direk bu target’ı seçebiliyor. Dungeon’ların story mode’ları nispeten kolay olan versiyonlar. Explorable mode’lar ise daha zor ve farklı güzergahlardan seçenekler sunan versiyonlar. Ayrıca dungeon’larda da çeşitli puzzle tadında olaylar mevcut. Her yer trap ayrıca, lol.

Crafting ile ilgili yazmazdım ben aslında, bilen bilir hiç de sevmem. Şu oyunların bana göre en sıkıcı noktalarıdır. Lakin Neredeyse 0 amelelik noktasına yaklaşmışlar. Kusura bakma Arenanet bi yere kadar sevebilirim crafting’i, hepsi o [Arcane Dust]ların suçu. Hani bahsetmiştim ıvır zıvırı tek tuşla bankaya atabiliyosun diye. Burada biriken bütün matları crafting menüsünde görebiliyor ve direk buradan kullanabiliyorsun hatta! Bunların hepsini altlarla ortak kullanmak mümkün. Prof değiştirdiğinde skill puanı sıfırlanmıyor, eski prof kaç puansa orda kalıyor tekrar alıcak olursanız. Discovery diye bir olay var, yok o kasarken random proclayan recipe’ler değil. Elinizdeki beraber kullanılabilecek matları gösteriyor menü, bunlarla yeni itemlar yapmayı öğreniyorsunuz.

Pvp opsiyonları Spvp ve WvW olarak ayrılıyor.





 Spvp’nin anafikri moplol’den alışa geldiğiniz Battleground’lar. Tabi ki farkları var şöle; gw2 de “heart of the mists” diye bir lobi var efendim, burada karakteriniz lvl 80 oluyor direk, etrafta vendorlar var ve beleş item’lar veriyorlar. Alıp gear’ı ve talentları kafaya göre ayarladıktan sonra ordan direk battlegroundlara giriyoruz ve çatışıyoruz. Madem max statlı item’ı veriyor ne için kasıyoruz diye soracak olursanız cevap: şekil&şemal. Srsly, olayımız eğlenmek ve havalı gözükmek. Gear farkı ile gariban pataklamak değil, ya da tersi durumda defalarca katlanmak değil. Toplanan puanlarla alınan item’lar hep aynı statlara sahip lakin farklı tasarımlar.


(Boyanabilir armorları ve bir sürü boya çeşidi olan bir oyundan bahsediyoruz.) 

WvW dediğimiz olayda da farklı 3 adet server’ın farklı 4 cephe(zone) üzerinde çatışması. Bu haritayı mesela bi moplol expansion haritası gibi büyük düşünebilirsiniz. Kaleleri supply depot’ları dışarıdaki gibi eventleri falan olan kocaman haritalar. Buraya her zaman girebiliyorsunuz. Level’ınız direk 80’e çıkıyor kaç olursa olsun. Ama item’larınız ne ise o. Vendorlardan siege alet edavatı alıp yukarda bahsettiğim supply’lar sayesinde inşa edip kullanabiliyorsunuz. Muhtelif zergfest’ler halinde geçse de büyük bir oyun olduğu için baya eğlenceli tarafları da olabiliyor, guild’la 10-15 kişi zayıf yerleri kovalayabilirsiniz mesela. Hatta guild olarak yerleşebildiğiniz kaleler oluyor ama bu olayların fazla detayını bilmiyorum, onlara bilare değiniriz artık.

 Belli bir kalitede ve mmo’ların oyuncuyu darlayan birçok unsurunu ortadan kaldırarak bir oyun yapmışlar. 80’den sonra nasıl olur merakla bekliyorum. Eğer eventleri sık günceller, iyi expansion’lar yaparlarsa dolu dolu oynatır. Tersi durumda çabuk sıkabilir. Her ne kadar bu oyunda çok iyi makyajlasalar da neticesinde mmo dediğin grind. Subscription gibi bir yük yok. Bütün haritayı bitirip oyunu oynamak istemeseniz dahi o ana kadar paranızın hakkını fazlasıyla alıyorsunuz.




Thursday, April 26, 2012

Rochard

Şurda hepimiz oyun oynayan insanlarız. Hep hor görülen, itilip kakılan, sivilceleri sayılan, boy / kilo oranıyla, kütle endeksiyle dalga geçilen ve bu sene de bekar gezen bu asil topluluğun üzerinde, literally, dünyanın sorumluluğu var. Genellikle zombilerle, uzaylılarla, mutantlarla ya da kötü kalpli Almanlarla yaptığımız ve çok da arkadaşça olmayan, uğruna üüü-ü, neler neler feda ettiğimiz bu haklı mücadelede en güvendiğimiz yoldaşımız, en büyük yaptırımımız, sırdaşımız, gururumuz şururumuz olan silahlar arasında şüphesiz ki sağ elimizden sonra en önemlisi Gravity Gun. Tartışma istemiyorum. İçinizde kalmasın diye sağ alta bir anket koydum, fikrinizi belirtebilirsiniz ama gerçekten umrumda değil!!1

Mükemmel bir giriş yaptığımın farkındayım ama lütfen, dikkatinizi bir süreliğine daha yer çekimi kavramı üzerinde yoğunlaştırmanızı rica ediyorum. Efendim, genel tanımıyla yer çekimi, yerin bizi çekmesi durumudur. Bu ölümcül ve korkunç düşman bize daha çok küçük yaşlarda ebeveynlerimiz tarafından "Evladım yere oturma, taş çeker" gibi söylemlerle anlatılmaya çalışılmış olup, her yıl hayatını kaybeden bazilyonlarca insanın büyük ihtimalle %82'si falan yer çekiminden ölür yada kısa kalır. Bugünkü konumuz olan Rochard adlı oyun da söz konusu zilyarların hayatıyla oynayan, asla uyumayan ve azı da çoğu da zarar olan bu evrensel düşmanla mücadele üzerine kuruludur.


Finlandiyalı Recoil Games tarafından yapılan ve 2011 yılında pek çok ödül alan Rochard, platform tabanlı oyunların hala iş yapabildiğini göstermekle beraber geçimini Formula 1, Rally'ler, kamyon şoförlüğü ve metalcilikten kazanan Finlandiya'nın isterse vidyo oyunlarından da para kazanabileceğini cümle aleme ispat etmiştir. Sistem gereksinimleri oldukça düşük olan oyunu çalıştırdığınızda sizi kısa bir giriş filmiyle birlikte Poets of the Fall adlı yine Fin ve vokalistinin muhtemelen gay olduğu grubun yaptığı muhteşem theme song karşılar. Gerek theme song'da gerekse oyunun genelinde hakim olan Western "kültürü" bir kısmınıza Starcraft II yada daha spesifik olarak Tychus Findlay'i çağrıştırabilir ama çağrıştırmayabilir de. Astroidlerde,  vücudumuzun güneş ışığı görmeyen yerlerinden uydurulmuş bir takım elementleri, madenleri arayan Skyrig şirketi bünyesinde çalışan madenci grubunun lideri olan Rochard'ı canlandırdığımız oyun (astronomik isim tamlaması), türü tükenme tehlikesiyle karşı karşıya kalmış 2 boyutlu bir puzzle-platform olsa da akıllara zarar silahımız Gravity Gun G-lifter'ın (Helga) ve oksijenin yetersiz, yer çekiminin ise oldukça düşük olduğu bir ortamda yazıldığı bariz olan senaryosuyla... ııı... sizi eğlencenin doruklarına falan çıkarır. Yaklaşık 10 saat süren bu oyun zevkinin sonunda "Yahu ben buraya çıktım ama nası inicem trololol" diye kendi kendinize düşünmeye ve "Şimdi bi tüp Helyum olsa ne güzel olurdu" diye söylenmeye başlamışken devam oyununun geleceğine dair ipucuyla, çıktığınız o dorukta kalmaya karar vereceğinize eminim. Oyunun zorluk derecesinden de bahsetmek isterdim ama öyle bir şey malesef yok. Eğer oyun size başlarda kolay gelmişse 6 saat sonra da kolay gelecek, yok eğer zor gelmişse 6 saat sonra da bilgisayarınızı parçalamayacaksınız. Oyun bu açıdan lineer fakat neden veya nasıl bilmiyorum, kesinlikle sıkıcı değil. Her şeyden önce g.tlü göbekli, köşebent çeneli, bıyıklı, redneck mi redneck bir madenciyi canlandırdığınız ve her şeye rağmen Rocket Jump yapabildiğiniz bir oyunda sıkılmanız bence zor. Çoklu oyuncu desteği bulunmayan Rochard'ın, genelde kendi kendine eğlenmeyi bilen *öhhö* oyuncu kitlesi tarafından yadırganacağını da düşünmüyorum. Bu intergalaktik yazıma burada son verirken sizleri Rochard Theme Song Grinder's Blues ile başbaşa bırakıyor.. öf gidiyorum!

     
Rock Hard!

Tuesday, April 24, 2012

Diablo III: Open Beta


"The Evil is Back" tagline'ıyla 15 Mayıs'ta piyasaya çıkacağı duyurulan, serinin son oyunu Diablo 3'ü en nihayetinde Open Beta'da test etme başarısına nail oldum. Burda asıl önemli olan, oyunu test edebilmiş olmam değil, artık gerçekten [Kabak] tadı veren World of Warcraft dışında oyalanabileceğim "yeni" bir oyun bulabilmemdi. Yoksa Blizzard bizzat açıkladı "Ya beyler anladık çok baydınız WoW'dan ve yeni bi şeyler bekliyosunuz ama srsly, çok abarttınız bu Diablo'yu. Taam güzel oyun ama yani nası desek, gözünüzde büyüttüğünüz kadar da değil.. ha ama yine alın oynayın evet." ve gerçekten de dediği gibiydi. Bu bağlamda Blizzard'ın verdiği "sözün" arkasında durduğunu söyleyebilirim ama "yeni" bir oyun bekliyorsanız, çok üzgünüm, yanlış yerdesiniz.

Öncelikle şunu belirtmem lazım, hack & slash herkesin sevdiği yada sevebileceği bir tür olmayabilir, kabul fakat Diablo I ve II'yi oynamış ya da en azından bir fikir edinebilecek kadar izlemişseniz, Blizzard'ın Diablo II'de -ve genişleme paketinde- Diablo I'in üzerine pek çok şey koyduğunu kabul edersiniz. Fenerbahçe mantığıyla düşünelim (oluv), D1'de 3 class varken, D2'de 5 class vardı ve hatta bunu genişleme paketiyle 7'ye çıkardılar (bkz. Üçün beşin hesabını yapav hale gelmek). D1 tek bir mekan (kısaca "köy" diyovuz, kafalav kavışmasın) ve aynı katedralin muhtelif (-)12 katında geçerken, D2 4 farklı köyde ve bazilyon tane farklı dungeon'da geçiyordu. Blizzard serinin ilk oyunu olan D1 ile 1996'da çığır açtı, 1999'daki ikinci oyunla o açtığı çığırı bir kaç basamak yukarı taşıdı ve 2001'de genişleme paketiyle de -görünüşe göre- açtığı çığırı kapadı. Gerçekten, D3 modern grafikler dışında elle tutulur hiç bir yenilik getirmeyen aksine, olan yenilikleri de alıp götüren, sığ ve monoton bir oyundan daha fazlası olmamış, olamamış. İşin daha da vahim tarafı, pek çok oyuncu tarafından "fazla renkli" olmakla suçlanan yeni grafikler dışında ele yüze bulaştırılmış bir Arena var (yok) ve bu adamlar D3'ü 4 sene önce duyurdular, 4 (dört)!! Literally, dünyanın parasını kazanan bir şirket nasıl olur da böylesine sıçar batırır, bünyesinde barındırdığı grafikerler nasıl olur da HALA şu lanet anime trendinden kurtulamaz, hangi yüzle oyuna gerçek paranın da kullanılabildiği bir "açık arttırma evi" koyar, nasıl olur da artık gına getiren şu "Witch Doctor" "Demon Hunter" gibi etiketlerden başka bir isim türetemez, nasıl böylesine aciz kalır aklım almıyor (lan)! Sinirlendim, durun bi.

Efem, oyuna girdiğinizde WoW'dan da tanıyacağınız bir ana menüyle karşılanıyorsunuz ve single player oynamak isteseniz bile neden Battle.Net hesabınız ile giriş yapmaya zorlandığınıza bir anlam veremiyorsunuz. Neyse ki internet bağlantınız ve bir B.Net hesabınız var. Bu adımı kolaylıkla ve üzerinde fazla düşünmek istemeden geçiyorsunuz. Karekter yaratma ekranında taaaaaam 5 seçeneğiniz var, işbu:

Barbarian: Az önce dediğimi yapıp "Niye login oluyoruz ya?" diye düşünmemişseniz seçmeniz gereken class Barbarian. Samimi söylüyorum, oynarken kesinlikle düşünmeniz gerekmiyor, mouse'unuza sağlı sollu tıklayıp arada sırada da klavyeden 1'e 2'ye basarak, hadi 3 de olur, göze çok hoş gelen, hiç bir zeka pırıltısı içermeyen ve oldukça şiddet içerikli haraketler yapıyor ve amacınız her neyse ona ulaşıyorsunuz. Bembeyaz bir teniniz ve kapkara bir sesiniz var. Bugün doğan Barbarian'lar için, erkekse Haydar, kızsa Kadriye isimlerini kullanabilirsiniz, benim için bir sakıncası yok.

Demon Hunter: Güzel kız ama bir Illidan değil. Diablo 2'deki Amazon ve Assassin yeteneklerini tek bir sınıfta toplamışlar, Torchlight I'deki Vanquisher'ın dual-wield hand-crossbow olayını eklemişler, deriyi giydirip kırbacı almışlar ve ta-daa, nur topu gibi bir DH olmuş. Erkek DH'lerde, gün ışığı girmeyen yerlerde yaptıkları ağır iş ve E vitamini eksikliğinden kaynaklanan ciddi duruş bozuklukları olsa da kadın DH'lerde (of çok kötü oldu) böyle bir sorun söz konusu değil. Topuklu ayakkabılarla çok uzağa gidemiyorlar fakat -eh- pek ihtiyaçları da olmuyor aslında. Sonuçta uzaktan pew pew, yaklaştığı zaman hopla zıpla, çelme tak, takla at,  bomba at falan.. hop, ofsayt!

Monk: Ya da Mank. Aksanınıza göre değişir ama srsly Blizz, ya yetmedi mi, baymadı mı artık şu doğunun en uzak yerlerinden gelip, en uzak derken yani bir yere kadar tabi, olayı abartıp kendinizi İtalya'da bulmayın sonra.. bayağı bir doğudan ama, böyle doğuya doğru o kadar çok gideceksiniz ki, "Ya daha gelmedik mi amk doğusuna!" diye kendi kendinize homurdanıp gözlerinizle ufku tararken o kadar kasıcaksınız ki o gözleri, artık bi yerden sonra öyle kasık (?) kalıcaklar, bilin ki artık doğudasınız.. ne diyordum? Ha, işte dopdoğudan gelip alayını tokat manyağı yapan yorgun, vakur, az konuşan, konuştuğunda da kimsenin bir bok anlamadığı ve oldukça kel "kahraman" klişesi yetmedi mi? Klişe diyorum artık çünkü WoW'a da bunları gotik ayı kisvesi altında koydun zaten (bkz. Panda). Birinden kaçıp ötekine mi yakalanıcaz illa, bu mudur? Diablo diyorsun, demon diyorsun, iblis mendebur mikrop diyorsun ve sonra kalkıp bunların hepsini pata küte dövsün diye monk adında THAC0'lara zarar, oldum olası nefret ettiğim bu bedevîleri getiriyorsun. Fak yu. Bütün bunlar dışında nedir monk? Efem Diablo 2'deki çifte kavrulmuş Paladin ile teşhirci Assassin yeteneklerinin bir sınıfta toplanmışına monk denir, bitti.

Witch Doctor: Boka dikilecek aklı yokken sırf anası istiyor diye random bir tıp fakültesini kazanıp, eğitiminin 5. yılında hala kadın anatomisi hakkında hiç bir şey bilmediğini farketmesinin ve buna ek olarak hala inkilap tarihinde hocanın kendisine taktığı şeklindeki ciddi iddialarının kimse tarafından kabul görmemesinin ardından isyan edip okulu bırakan doktor aday adayına dilimizde Witch Doctor denir ama oyundaki tipine bakınca "Hadi lan, Dhalsim bu." da diyebilirsiniz (bkz. Her gördüğü yamyama Dhalsim demek). WD'ların ciddi sorunları vardır, ateşle yaklaşılmaz. Ellerde siyatik, gözlerde istemsiz kas hareketleri, ağızda apse, kafada kellik ve tahta eksikliği bunlardan sadece bir kaçıdır. O sebeple dalga geçmeyin, çarpılırsınız. Kendisinde D2'deki Necromancer (adı yeter) karizmasının zerresi yoktur. Aciz, şabalak ve komiktir. Hiç arkadaşı olmadığı için arkadaşlarını genelde ölü köpek cesetlerinden, kurbağalardan, yarasalardan falan kendi yaratır. Parası da olmadığı için geçimini zehir tacirliğinden sağlar. Nerde itlik kopukluk serserilik ordadır bu Witch'imin Doktor'ları.. sgre!

Wizard: Fire lightning frost mor ışık (arcane), caz böz, loot. Bildiğiniz wizard yani. Erkekleri Gandalf karizmasına sahip olmayabilir ama en az Ian McKellen kadar gay'dir ve üstelik boyunları kırık olduğundan kafalarını ancak sol omuzlarına koli bandıyla yapıştırarak kadroya dahil olabilmişlerdir. Düz bir hat üzerinde koşamazlar ve genelde sola seyirtirler. Kadınlarının gözleri çekiktir ve gülerken göremedikleri için mutlu bir wizard kadınla yanyana görev yapmanız sağlığınız açısından olumsuz sonuçlar doğurabilir. Kuş kadar canları vardır ama uçamazlar. Manası biten Wizard'a Checkpoint denir.


Kendinizi rahat hissedeceğiniz class'ı seçtikten sonra dikkatinizi ilk çekecek olan şey obviously grafikler. İddia edildiği gibi TASTE THE RAINBOW tadında değil, gayet..ııı.. kıvamlı. Alıştığımız arayüz de büyük oranda korunmuş, haritanın sağ üst köşeye alınması ve eee.. haritanın sağ üst köş.. arayüz güzel. D2'deki her yerinden boy boy şişe sarkan kemerden kurtulmuşlar, onun yerine skill bar gelmiş, bu kısma dönücem. Oyunda ilerledikçe ihtiyacınız olan deneyimi size daha önce de ölmüş olan deneyimli zombiler fazlasıyla kazandırıyor lakin bir süre sonra cansız bedenlerin etrafta oldukça garip hareket ettiğini düşünmeye başlıyorsunuz. Hayır, zombilerin garip yürüdüklerinden değil, fizik motorunun abuk subuk olduğundan bahsediyorum! Fiske vuruyorsunuz, hani "Hurşit naber lan, ölmüşsün bakıyorum.." diyip yanağa çap-çap yapmak istiyorsunuz ama Hurşit daha ilk "çap"ta Lut Gholein'e kadar uçuyor! Arkada da Russell Brower tarafından yapılmış olsa da Wagner'i çağrıştıran müzik olunca kendinizi John Woo filminde hissetmeniz işten bile değil. "Hayır ben hissetmedim" diyenler mouse'larını bırakıp çıkabilirler. Önceki sürümlerdeki gibi sıralı görevler şeklinde ilerleyen oyun boyunca (evet, ünlemi gördüğünüz an çok kötü şeyler olacağını bileceksiniz) güzel olan şeyler de var, yok değil. Blizzard'ın Torchlight'tan arakladığı "para parayı çeker" sistemi güzel. Eskisi gibi yerdeki altınları almak için eğilip gecenin köründe her yeri ceza sahası olan ıssız bir ormanda kusurlu hareketler yapmanıza gerek yok, altınların yanından / üstünden koşmanız yeterli. Aynı şey item'lar için geçerli değil tabi lolz. Her yeri buram buram powerplay kokan oyunda daha da ilerledikçe artık mecburen level atlıyorsunuz, o konuda yapacak bir şey yok. İşte bu kısım ilginç çünkü (Birand gibi oldu) level atlayınca eskisi gibi dağıtacağınız 5 stat puanı ve 1 skill puanınız artık yok. Blizzard hani "herkese göre oyun" yapacak ya, "Siz o puanları yanlış dağıtırsınız şimdi, sonra bi ton bıdı bıdı, durun biz yapalım" demiş ve kimi oyuncuyu bir angaryadan kurtarırken, kimi oyuncuyu ise character customization zevkinden mahrum bırakmış. Oyundaki yetenekleriniz belirli seviyelerde otomatik olarak geliyor, siz sadece "tamam" diyip gözlerinizi kırpıştırıyorsunuz. Stat'larınız otomatik olarak her seviyede artıyor, siz hiç bir şey dağıtmıyorsunuz, SONRA BİZ TOPLUYORUZ!!1 Bu açıdan bakıldığında evet no-brainer lakin şunu da belirtmem lazım, yeteneklerinizi değiştiren yada onlara yeni özellikler ekleyen Rune Stone'lar ile beraber oyundaki yetenek kombinasyonları sayılamayacak kadar çok, bu güzel.

Beta test, level 13 ve Skeleton King ile sınırlanmış olsa da karakter ekranındaki detaylı istatistikleri göz önünde bulundurursak D2'ye nazaran daha çok stat ile karşı karşıya kalabileceğinizi söyleyebilirim. Crit chance, Crit damage, Block, Dodge gibi stat'lar veren item'lar gelebilir. Şimdilik farklı olarak sadece yerdeki gold ve health globe'ları daha uzaktan alabilmemizi sağlayan stat'ı görebildim ve bu stat'ın en azından Light Radius'tan daha "işe yarar" olduğu lakin oyuna iyiden iyiye arcade görünümü verdiği kesin. Class spesifik item'lar dışında yine her class neredeyse tüm silah ve zırhları kullanabiliyor. Arena sisteminin de bir gün dahil edilmesiyle beraber (Blizzard "Beyler biz vazgeçtik zaa xd", diyebilir de, yapmadığı iş değil) D3'e de Resillience gelir mi bilmiyorum. Gelirse şaşırmam ama kızarım. Çok.

Her ne kadar oynanış spamfest şeklinde ve Torchlight ile mukayese edilse bile, Torchlight gibi aşırı kolay değil, en azından ölebiliyorsunuz. Eskisi gibi lıkır lıkır health potion içemiyorsunuz, artık cooldown'ı var. Diğer taraftan, mesela şurdan, mob kestikçe spawn olma ihtimali olan health globe'larla bu potion açığı kapatılıyor. Oyunu, en azından ileride zorlaştıracak en önemli etkenlerin başında bence bu var. Eğer mob kesemez yada kesseniz bile globe spawn olmazsa ve damage almaya devam ederseniz ölmeniz kaçınılmaz olur. Buna ek olarak Town Portal ve Identify Scroll'lar oyundan kaldırılmış. Her ikisini de kendiniz yapabiliyorsunuz, Deckard'a kapak olsun, ölemedi gitti buruşuk! Town Portal kullanmak eskisi gibi sadece bir "zvöeei" ile olmuyor, channel etmek zorundasınız. Yani hareket edemiyor ve instant portal açamıyorsunuz. Bu sistem D2'de olsaydı heralde kimse Duriel'den ötesini göremezdi, başarılı. Öldüğünüz takdirde -ki hepimiz ölücez- eskisi gibi don-paça cesedinize koşmuyor, en son ulaştığınız checkpoint'ten -ekipmanınızla beraber- devam ediyorsunuz. Oyunda ulaşım kolaylığı sağlayan Waypoint'ler hala var ve kişisel Banner'lar dolmuş görevi görebiliyor. Oyunun diğer zorluk seviyelerinin can yakacağına eminim çünkü knock back, pull, stun, DoT gibi Diablo evreninde yeni olan mekanikler var. Diğer taraftan Arena'yı "yetiştiremeyip" rezil olan Blizzard bu sistemi dahil ettiğinde oyun daha oynanabilir hale gelebilir, sabaha kadar o zombi senin bu demon benim koşturup duracağınıza arenalarda birbirinizle şakalaşabilirsiniz. Bu sistem olmadan oyunun oldukça yavan olduğu aşikar değil mi Sebastian? Evet.


Artık World of Warcraft'ta elindeki tüm hikayeleri bitirdiğini iyice belli eden Blizzard, yeni ekmek kapısı için  şimdi Diablo 3'e yöneliyor. Sanctuary adlı bir dünyada geçen Diablo serisinin önceki oyunlarında bu dünya, kahramanları ve hikayeleri hakkında pek de bir şey anlatılmazken, Diablo 3 ile ilk defa resmî olarak Sanctuary dünyasının haritası yayınlanmış, yerleşim yerleri, ırkları ve önemli olayları hakkındaki kısa hikayerler çeşitli kahramanların sesiyle oyuna konulmuş. "Nıııı, siz bilmiyonuz amaa aslında bu dünya çok eski, büssürü olay var! Var ya aklınız durur, hepsini anlatsam o-hooo.." demeye çalışan Blizzard, yazmakta oldukça zorlandığı, aslında kendilerinin de ne yaptıklarına dair pek de bir fikirlerinin olmadığı havasını çeşitli BlizzCon footage'ında gevelediği bu Lore'u yavaş yavaş bünyelere zerk etmeye başlamış. Bence güzel.. ama o Carrion Bat adlı "kötü kalpli yarasa"lara DA bir background yazmasına /facepalm yapmadan duramadım. Hayır aklınızdan ne geçiyordu en ufak bir fikrim yok. Tamam hede hüdü demon'ına, bilmem ne kuşatmasına, lesser evil'lara bir şeyler yazarsın, anlarım da, yahu götü boklu yarasaya da "lore" yazılmaz ki, mal mısınız!

4 yılda bir kaç tane copy-paste class, 3-4 tane yeni cinematic ve bir kaç farklı "mana sphere" ile Diablo 3 adı altında karşımıza çıkan Blizzard'ın gittikçe çaptan düştüğünü, iyice vasatlaştığını ve Activision adına çalışan, siyah takım elbiseli ve güneş gözlüklü bir kaç kötü adam tarafından iyiden iyiye ele geçirildiğini düşünüyorum. Beklentilerin ÇOK altında (hayır, oyuncuların beklentisi ÇOK yüksek değil) bir oyunla dönüş yapmış. Mevcut oyun, gerek yaratıcılıktan uzak içerik, gerek 4 kişiyle sınırlanmış multi player seçeneği ve gerekse Auction House saçmalığı ile uzun süre vakit geçirilebilecek bir oyun olmaktan çok uzakta. Benzer bir oyunu, daha "şeker" grafikler ve daha yaratıcı seçeneklerle çok daha ucuza satın alabilir ve en kötü senaryoda bile Diablo 3'ün şu halinden daha fazla oynarsınız. Her ne kadar çok yavan olsa da, Blizzard belki bir şekilde oyunu toparlayıp hak ettiği ve kendine yakışan yere getirebilir. World of Warcraft aceleyle çıkarılmış, her yeri hatalarla dolu ve level 60 cap ile çıkarılmış bir oyunken (hint) sadece rakibi olmadığı ve Blizz en azından bir dönem iyi çalıştığı için 11 milyona ulaşabilmeyi başardı. Aynı şey Diablo 3'te olur mu ya da olursa ne zaman olur bilmiyorum, her şeye rağmen umut vadeden bir oyun olduğunu düşünüyorum. Tam sürümünde görüşmek üzere.

Zvööeei. Fup!

Tuesday, October 4, 2011

Ölü blog'a ölü oyunlar

Çok evvel zamanda,
Çok Dead Space 2 yorumumdan,
Çok sonra,
Çok zaman geçti,
Çok oyun oynandı,
Çok hızlı velhassıl çok öfkeli review'lar;

(Çok alfabetik sıraya göre, but not really)

Aliens vs Predator 2010: Marine alien'ı nasıl tokatlıyor onu anlatsın biri bana.

Borderlands COOP: 2 mermili revolver'la 10 kişi öldürme sanatı.

Clive Barker's Jericho: O kadar oyun sorun çıkarmıyo sen niye ekran kartını overheat ediyosun? Sokim nostaljiye...

Doom2: Mouse+Klavye oynamak klavye+klavye olunca sinir stres oluyo insan. Sokim nostaljiye...

Doom3: Nası bi fenerdir ki pili 30 saniye dayanır?

Deus Ex: Human Revolution: Hack, stun, hack,stun, hack,stun, ad nauseum. Akabinde son model cyborg olup yusuf yusuf ofis masalarının altına saklanma ihtiyacı hissetmek paradoks teşkil etmez, ok? ok.

Left 4 Dead 2: Kan, revan, beyin ve zombiler. Pompalı tüfek kültüne katkılarından dolayı teşekkür ediyoruz.

Mirror's Edge: DÜŞECEM AK!

Portal 2: -CEM AK! DÜŞE-

Anomaly Warzone Earth: Durup şöyle uzaktan ateş etsek olmuyo di mi? Yol var diye illa lemming gibi gidicez turret'ın dibine dayak yemeye...

Warhammer 40k Space Marine: And they shall have no fear. They shall also have a crappy multiplayer experience.

AaAaAA!!! - A Reckless Disregard for Gravity: DÜŞÜYORUM LOLZ!

Assassin's Creed 2: Sapladığım hançer kadar, hanımefendilere de saplıyorum.

Assassin's Creed Brotherhood: O kadar hanımefendiye sapladık, illa bi yerden bi geri dönüşü olacaktı bunun.

Bastion: Bu narrator olayı pek şenmiş, David Attenborough da benim hayatımı narrate etsin.

Capsized: İnsan başka gezegene falan gitmesin, her yer bok püsür, skimsonik börtü böcek neyn. Bildiğin gereksiz iğrençlik, oturun oturduğunuz yerde.

Darksiders: 4. ya da 5. kere bitirmiş olmanın verdiği haz. O kadar efsanevi bi oyun da değil ama neblem işte, sue me.

Terraria: Kaz kaz bitmedi ak.

Swords & Soldiers: Kazasker deseler aha bu oyundakiler derim.

Rift: Trololololoclone

WoW: Ölse de kurtulsak.

Magicka: BANANAS!

Bioshock: Gördüğümüz 3. Big Daddy'i öldürmek için bütün malvarlığımızı çarçur ettikten sonra skerim bu oyunu demenin bünyede yarattığı hafifleme.

Friday, February 25, 2011

Ded-dü Sıpey-sü! HOoOoOooo*

*:(Japon turist şaşırma efekti)




Aylar yıllar geçer, Byb yine bir gazla yine saçma sapan, yine bir meh yazıyla döner. Efenim işbu post dahilinde muhterem Dead Space 2 isimli oyun hakkında atacağım, tutacağım, tutamazsam tuttururlar mı acep diye falcı yollarını tutacağım (falcı yolunu tutamazsam tut- tamam yeter).

Birinci oyuna seyirci olarak katılımda bulunduktan (ve oturduğum yerden de bi kamyon bok attıktan) sonra "ulan oyun olsun da beni oynasınlar" kervanına katılarak oynamaya karar verdiğim Dead Space 2 fevkalade bir süpriz mahiyetinde Doom3'ten beri alamadığım "altıma sçıcam, çok mutluyum" ruh halini tekrar bana yaşattı. O kadar yaşattı ki oynadıktan sonra yazmayı planladığım nahanda bu yazıyı anca oyunu 2. kere bitirdikten sonra yazmaya koyulabildim.

Bilen bilir, third-person shooter, first-person hack&slash sevmem, kafam girsin mütemadiyen derim. Ammavelakin, DS2'deki TPS bana hiç tiksindirici gelmedi (gariptir 1'e seyircilik ederken bok attığım unsurlardan biriydi), aksine bence oyun için en ideal görüntüyü bu sağlıyor. Arayüzün de sinsice oyuna yedirilmiş olması daha da bir havaya sokuyor insanı, böyle daha rahat bir bez bağlıyim de gelim ben dedirtiyor ferah ferah na-müsait coğrafyalara def-i cehat eyleyebilmek için.

Türlü türlü ucube kardeşlerimizi gatlarken alıştığımız FPS'lerde ne kadar kazma, ne kadar kabiliyetsiz nişan alabiliyorsak o kadar başarılı oluyoruz. Lakin kazma arkadaş Ücub-canı kol, bacak, göt, göğüs, dağ-taş tarayıp kesmesi ardından mutlu, mermisiz ama geçici bir süre hayatta buluyor. Öte yandan l33t FPS keskin nişancımız, oda dolusu Ücub-can'a head-shot attıktan sonra Ücub-can'lar için kafalarının O KADAR DA mühim olmadığını öğrenerek mutsuz, mermili ve kalıcı bir süre ölü bulur.

Ücub-can

Ücub-can'larla münakaşalarımız sırasında bir yığın farklı argüman kullanabiliriz. Misal benim favorim Force gun + Stasis + Party HARD. Force gun ile hüfleyip Ücub-can yerdeyken alayını stasis'le donduruyoruz ardından PARTY HARD NEGRAZ! Baktınız sizi açmadı sittin çeşit silah/ateş modu/modifikasyonla kendinize yakışan münakaşa sitilini geliştirebilirsiniz, pyro fanatikleri için bir adet alev makinası bile mevcut bulunmakta.


Edward Norton Party Hard manevrasını gösteriyor.




Aman dikkat spoiler var falan gibi olaylara girmeyeceğim lakin spoiler vermeyeceğim lakin oynayın görün arkadaşım, ama şu solumda gördüğünüz ingiliz aksanlı YU BASTIĞD! diyişini yidiğim hanımefendinin bi resmini koymayı görev bilirim. Güzelim gözü- MA BAD! gözleriyle paçamızdan akan Ücub-can'larla dolu oyuna ayrı bi güzellik katıyor. Yirim seni Ellie.

Uyleyken (if X) buyle (then Y), yani if X = then Y üzerinden, X=Y'ye gidecek olursak uyleyken (if X) buyleyse (then Y) aynı zamanda uyleyken uyle ve buyleyken buyle bu oyun. Oynayın, coşun, sçın sıvayın. Sonuçta eğlenirsiniz, lakin ben eğlendim. Ben zevkleri gelişmiş bir insan olduğuma göre siz eğlenmezseniz zevksizsiniz arkadaşım. GTFO.

Thursday, August 26, 2010

Ain't No Rest For The Wicked

Eski oyungezerlerden birini karıştırırken rastladım Cage The Elephant'a. Tarzlar konusunda her zaman kararsızlıkta kaldığım için alternatif deyip geçeceğim. Güzide grubumuzun piyasada ki zilyonla gruptan ne farkı var, şudur ki efenim Borderlands'in açılış videosunda Ain't No Rest For  The Wicked adlı parçalarının yer alması. Daha da önemlisi bu bağlayıcı girişle hem Borderlands hem de steam hakkında yazabileceğim.
CtE, dinlemesi gayet zevkli, söz olarak harikalar yaratmasalar da bir ankara türküsü kıvamında da değiller(dongidi dongidi). Kısaca ne müzik ne de söz olarak yeni birşeyler kattıklarını söyleyemem ama varolanı gayet güzel icra ettiklerini söyleyebilirim. 2008 de ilk albümlerini çıkaran amcalar, o zaman dan beri birtakım tur/konser ve 4 de single etmişler. Ain't No Rest For The Wicked, The Bounty Hunter filminde de kullanılmış ayrıca. Yeni albümün bu sene içinde gelebilirmişmişmiş. CtE ile ilgili kısmımız kulak memesi kıvamına gelene kadar, diğer harçlarımızı katalım yazımıza.
Aylar sonra Borderlands yazmanın sebebi ise, geçen hafta içinde, steam'in hafta ortası etkiliği çerçevesinde 30 dolardan sattığı oyunu %66 indirimle 10 dolardan vermesi. Aynı indirim, oyunun 3 indirilebilir içeriği içinde geçerliydi. Dolayısıyla benim gibi steam sevdalısı olan ve wishlist'inde Borderlands bulunanlar bayram etti. Evet itiraf ediyorum:
I LOVE STEAM!
Steam bunu hep yapıyor zaten, sık sık bizi çıldırtıyor. Yazın başında yaptığı büyük indirim zaten aklımızı almıştı. İndirimsiz bile gayet ucuza gelen firmaların toplu paketleri, bu indirimde gözümüzden yaş getirecek fiyatlara inmişti. Mesela 1500 bazilyon oyun içeren THQ paket 49.99 dolardı ve kimilerimiz, diğerlerinin alacak parası ver mıdır, ben alırım da onların biryerleri şişer mi diye hiç düşünmeden aldı bu paketi, sonra görmemişler gibi tüm oyunları yükleyip 1 saat oynayıp bıraktı. Biz de kedinin kasap camında saçlarını taraması misali izlediydik bu trajediyi steam'in arkadaş etkinlikleri kısmında. Evet itiraf ediyorum:
I HATE BYB, THE TERBİYESİZ!
Steam'i daha önce duymayanlar için ilk önce dramatic look atıyoruz(INincaaa). Steam, Half Life ve Team Fortress efsanelerinin yapımcısı Valve tarafından biz oyunseverlerin hizmetine sunulan, bir online oyun dağıtım ve oyun topluluğu hizmetidir. Steam'in minnacık bir programcığı sayesinde hem arkadaşlarınızın steam üzerinden oynadığı oyunları görebilir, onların oyunlarına katılabilirsiniz ve oyundayken bile mesajlaşabilirsiniz Xfire ve GameSpy Comrade gibi. Bunların da ötesinde achievement'ları görüp karşılaştırabilir, yapamadıklarıyla dalga geçebilirsiniz. Steam'in asıl gücüyle, neredeyse piyasanın tüm sağlam firmaların oyunlarının çoğunu dijital olarak dağıtması(Hala bir iki dev steam'le anlaşmamış durumda ki, onlar da kendi çevrimiçi oyun platformlarını kuruyorlar, bakınız May God Bless Blizz).
Steam'in öncülüğünü yaptığı ve artık bir çok farklı platformun da çok yakında peşinden geleceğini bildiğimiz çevrimiçi oyun dağıtım servislerinin ne gibi avantajları var derseniz ben size hemen bir bira ısmarlar ve kendim de çikolata değil afiyetlen çukulata yerim(çikolata da neymiş, de git sevimsiz şey). Neden diye sorma, işte öyle birşey. Bu işin hem satıcıya hem de oyuncuya faydası çok. Ne var ki işin kapitalist yanı yani dağıtımcı benim zerre umrumda değil, very very in my penis! Adam gibi oyun yapsınlar yeter. 
Oyuncu için faydaları ise say say bitmez, şifa şifa. Herşeyden önce yapılan kampanyalar, uzun deneme süreleri, ücretsiz oyunlar (Alien Swarm gibi) ve indirimler yeter. Bunun yanında aldığınız oyunların dijital olması, mekan değiştirirken sizi yanınızda dvd, harddisk taşıma gibi dertlerden kurtarıyor. Herhangi bir yerde internetten steam sunucularına bağlanıp, hasabınıza bağlı oyunları inanılmaz hızlarla indirebilirsiniz(1mbit bağlantıda 120kb download hızı görürseniz şaşırmayın). Halen bizim ülkemiz için çok pratik gibi gözükmese de, bence muazzam bir olay bu. Kurulum derdi de olmadan, inen oyunlar oynamaya hazır olarak geliyor.  Oyunların dijital olması, üreticilerin üzerindeki yükü de azalttığından, bunlar bize hep indirim/kampanya olarak geri dönüyor. 
Steam üzerinden sevdiğiniz oyunları/firmaları takip etmek de çok kolay. Arayüzü gayet başarılı. Bu sayede çıkacak olan yeni oyunları, pre-purchase olanaklarını, ücretli/ücretsiz DLC'leri, videoları kaçırmıyorsunuz, gözünüze gözünüze sokuyor zaten. Kendi içindeki forumlarını ve teknik desteğini de unutamam. Bu paragraftaki ve daha nice (aslında oyun oynamak ve indirmek haricindeki) özelliklerinden faydalanmak için de programı bile kurmanıza gerek yok, steam'in sitesinden de yapabiliyorsunuz.
Steam'in en sevdiğim yönlerinden biri de bağımsız oyunları da dağıtması. An itibariyle 10 dolar altı 652 oyun ve 5 dolar altı 206 oyun barındırmaktaydı. Bunların çoğu bahsettiğim bağımsız oyunlar. Steam ve benzeri bağımsız oyun dağıtımcıları sayesinde hem ufak bütçeli ama şahane oyunlara ulaşmamız kolaylaşıyor, hem bu oyunları yapan ufak çaplı firmalar kendilerini daha rahat tanıtıyorlar, tanınıp semiriyorlar, büyüyorlar, yüksek bütçeli şahane oyunlar yapıyorlar. Tabii ki de şaka. Bu 10 dolar altı oyunların bir kısmı eski klasikler (Deus Ex gibi mesela). Benim gibi grafik aramayan ama kalite isteyenlerdenseniz buyrun sizinle şöyle bir kahve içelim ve X-COM: Deep From Terror oynayalım, lük lük lük ftw.
Özetle her oyun oynayanın olmasa da oyuncunun (IHardcore) edinmesi gereken bir şey steam. Ki yakında, steam benzeri paltformlardan en az bir üj bej tanesi daha, bilgisayarımızın daimi uygulamalarından olacak gibime geliyor.
Neyse efenim, yeterince reklam ettikten sonra steam'i, gelelim Borderlands'e. İşte steam'den biz de 1500 bazilyon oyun alamamış olsak da, arada böyle Borderlands gibi online desteği olan oyunları kaçırmamaya çalışıyoruz. Bu arada söylemiş miydim bilmiyorum:
I REALLY HATE BYB, I HATE YOU DEEPLY THROATLY!
Borderlands, biraz steam punk'vari, biraz post apocalyptic'imsi bir evren olan Pandora'da geçen bir first person hack'n'slash, yani FPH'n'S. Mizah öğeleri bolca kullanılan, ateşli silahlarla pat küt kol kafa kopardığınız bir oyun. Uzun uzun anlatmayacağım, zaten oyunu orjinal edinmemin gazıyla yazıyorum bunları. Yoksa single kısmını yalayıp yutanlar, çoktan ellerinde tüyleriyle lavabolarından geri döndüler. Oyunun grafikleri, aksiyonu zartını zurtunu geride bırakan en güzel yanı, PC oyunlarının şimdiye kadar görmezden gelip, konsol oyuncularının köşe başlarında biz PC'ciler tarafından tekme tokat dayak yemelerine sebep olan co-op olayı. Evet itiraf ediyorum:
I WAS JEALOUS OF CONSOLERS BECAUSE OF COOP GAMES, UNTIL BORDERLANDS!
Bir Gamespy ID aracılığıyla arıyoruz kendi seviyemize uygun bir oyun, giriyoruz efem akabinde 4 kişiye kadar, 4 farklı karakterden birini seçip phew phew bang bang taratatatara bam güm efektleri eşliğinde o loot senin bu loot benim yuvarlanıp gidiyoruz. Seviye atlayıp, bir tane olan aktif özelliğimizi ve diğer pasif olanları geliştiriyoruz. Bu sırada zilyonla loot ve ceset berimizden yaşlı gözlerle bakıyor. Canımız sıkılırsa da takım arkadaşımızı arkasından melee şekilde dürterekten(!?!) onu düelloya çağırabiliyoruz. Suratına eldiven çarpmaktan çok ama çok daha tatminkar bir yöntem. Düello kesmezse arena filan da var ama, daha iş güçten gezinmekten deneme imkanını bulabilmiş değilim.
Olur da dürtmek dürtülmek isterseniz Gamespy ID'im TaintNoMore. Kesen kalın, kesilmeyin.
i hate you byb

Thursday, July 22, 2010

They're coming out of the walls!

Valve biz sayın oyunculara "Aha alın oynayın la" diyerek Alien Swarm isimli bir oyun bahşetmiş bulunmakta yeni yeni dürtüklüyorum kendisini. Gayet eğlenceli olma potansiyeli vaad ediyor, squad tabanlı tepeden görünümlü shooter. Ordan burdan yaratıklar geliyor biz de farklı görevleri yerine getirmeye çalışıyoruz, ölüyoruz, eğleniyoruz. http://www.alienswarm.com/ gidiniz bakınız, beğeniniz, steam kurup indirip oynamaya başlayınız, beni haberdar ediniz, birlikte ölelim, sevişmeden uyumayalım. Heaa bi de önemli bi detay, oyun beleş OMGOMGOMGOMGOMG!!111!!ONEONEONE!

Oyunla ilgili logo, ss falan ararken bunun çıkması ilgimi çekti, belki sizin de ilginizi oyuna çeker. Sapıklar.

Potpori

Eskişehir fethimin ardından hızlı bir 24 saat geçirerek (Tren, otobüs, dolmuş, vapur, taksi. Alayına bindim 24 saatte bi daha bin deseler binmem) evimde sabitlenmiş olmanın verdiği mayhoşluk eşliğinde zaman öldürme tekniklerim hakkında sizi bilgilendireyim.

Başlıca basit gebeş manevraları, abuk subuk malzemeli doğaçlama yemekler vs. geliyor. Saatlerce download edecek şeyler ara, bul, indir, izlememek/dinlememek bunların hemen ardında yol katetmekte. Aynı anda 5 ayrı kitaba kanalize olma teşebbüsleri "Şunu mu okusam, bunu mu okusam, biraz da şuna bakayım..." hareketleriyle sonuçlanırken 40 tane farklı oyunu oynamaya çalışmak ayrı bir deneyim. Tabi sırf yazı okumak sizi cezbetmeyecek o yüzden araya TL;DR mahiyetinde alakadar olduğum 3-5 şeyi temsili resimler serpiştiriceğimi bekliyorsunuz ama sk...eeööö umurumda değil, çabuk tüketilir medya kaynağı değilim ben, okuyun sk...eeüüü okuyabildiğiniz kadar.

Kısaca bir turlayalım yine de;

Unseen Academicals - Terry Pratchett: İyi hoş kitap ama Terry dayı artık bunadığını iyiden iyiye belli etmeye başlamış. Kendisi alzheimer'la, almış gitmiş dementia'yla güreşmekte hatta kitabı kendisi artık klavye kullanamadığı için dikte ederek yazmış, va garibim. Çok severim kendisini jilet gibi zekası ve espri anlayışı vardır, okumadıysanız henüs bu adamın kitapları bokunuzda boğulun.

Olympos - Dan Simmons: Serideki 2. kitap, gayet enteresan. Mars'da yunan tanrıları at koşturuyor, dünya alabildiğine distopik bir ütopya haline gelmiş (ilk kitabı okursanız kavram çatışması olmadığını anlarsınız, öyle artık yapacak bişey yok), nano-teknoloji, yunan mitolojisi, mesihler, deicide (tanrı-katliamı, /cheer) ne ararsan.

Chronicles of The Black Company - Glenn Cook: Hard-Gore Fantazi madırfakırz, başındayım ama kan gövdeyi alacak yakında gibi görünüyor, artık nereye götürür bilmiyorum.

Mechanicum - Graham McNeill: Horus Heresy serisinde Adeptus Mechanicus'u anlatan bir roman, Dan Abnett'ın yazdığı WH40k kitaplarını beklerken araya sıkıştırdım. Emperor Protects.

Luminous - Greg Egan: Gariban kitap, diğer dördüyle henüz rekabete giremedi. her bakacak olduğum zaman diğerlerine kayıyo dikkatim.

Century Raid - Alastair Reynolds: Paralel olmayan evren falan fişmekan enteresan bilim kurgu kitabı. Vaktinde tam sonuna gelip te kaybettiğim kitap. Bulduktan sonra nerde kaldığımı unutmuş olmam bitmesini bayaa bir sekteye uğratmakta, owell.

Oyunlar;

Mass Effect: Konulu shooter, ana hikayeyi ilerleten görevleri kovalamaz side-quest yapim her bi boku görim diyenleri çileden çıkarır kısa sürede. Gezegene in, 3 tane yeri incele, 3.sünde binaya gir onu bunu kes, yürü sgtrgit sonra. Vaktinde niye bu kadar yaygara kopardıklarını bilmiyorum. İnsanlar sanki daha önce space-opera (konusu bayaaa kapsamlı, "bütün evrenin hanuna koyacak bu olaylar" diye iddiası olan hikayeler falan fişmekan) tarzında kitap-film-oyun görmemiş gibi davranıyorlar, Star Wars var (ne kadar saçma skin ghey bişey olsa da [Republic Commando dışında, proleter emektar klon kommandolara saygım sonsuz. Sgtirsin gitsin ibune Cedaylar, emo Sikh'ler] var işte), Space Oddysey var, Rama var, hatta Arthur C. Clarke'ın yazdığı aşağı yukarı her roman var, var oğlu var aq... niye bu gaz galeyan? Heaaa tabi bu oyunda inter-species/homoseksüel cinsel münakaşalara girme imkanınız mevcut, o yeni bişey mi? hayır ama var işte. Ben şahsen hatun soldier'ımla androjen bir uzaylıyla homoseksüel olup olmadığını karar veremediğim bir ilişkiye girme teşebbüslerinde bulunuyorum ama paso başı ağrıyor ET'nin, kader kısmet.

Zombie Driver: Araba var, zombi var. Araba zombileri eziyor, zombiler ölüyor (ölü değil miydi lan bunlar?) Basit oyun ama eğlendiriyor, arada sıkışıp kalmasa bayaa bi zaman öldürme potansiyeli var ama bu aralar bi kamyon oyun var elimin altında hepsinin canını okuma yükümlülüğüm olduğu içundur ki hafif rafta kendisi, also kader kısmet.

uyleyken buyle, daha bissürü bişeyler daha mevcut efenim, hatta şu anda yazmaktan baymış bulunmakta olduğum için gidip başka bişeyler kurcalayacağım. Baktınız ki herşeyden baydım yine gelir buraya zırvalarım.

Wednesday, July 14, 2010

Machinarium

Akvaryum gibi -Arman

Tesadüfen bulduğum bi oyundu Machinarium. Aylarca harddisk'in bi köşesinde exe olarak yatmış ve muhtemelen benim yeni bi şeyler denemek isteyecek kadar alışkanlıklarımdan sıkılmamı beklemişti. Bi kaç gün önce kurup oynadım ve kesinlikle pişman olmadım, yine yaparım.

Machinarium, 3 yıl gibi bi periodda 9 Çek developer tarafından kendi bütçeleriyle Xbox için yapılmak istenip çeşitli sebeplerle PC'ye çıkarılmış Flash tabanlı bi point & click. 2009 Bağımsız Oyunlar Festivalinde birincilik almış, aynı yıl Oyungezer tarafından yılın adventure oyunu, Kotaku tarafından Torchlight ile beraber yılın oyunu seçilmiş, CV'si oldukça başarılı.

Oyunun konusunu anlatıp spoiler'a boğmak istemiyorum, soldaki box cover bence yeteri kadar aydınlatıcı. Oyunun grafikleri gerçekten inanılmaz güzel (çünkü cartoonish). Hakikaten Machinarium oynamak akvaryum izlemek gibi bir etkiye sahip, dinlendiren, sakinleştiren ve bazen gülümseten bi manzarası var. "Fishy fishy fishy" diyip monitör camını tıklatan insancıkları görebiliyorum. Puzzle'ları klavyeyi ısırtacak kadar zor değil, kıvamında, düşündüren, eğlendiren ve mizah öğeleri barındıran bulmacalar. Dinlemek zorunda olduğunuz uzun diyaloglar, altyazılar yok, bitmek bilmeyen cut-scene'ler yok. Oyundaki ses & müzik minimalist ve bence çok da güzel. Tek bi spoiler vermek istiyorum, oyunda 3 müzisyen robottan oluşan sokak grubunun çaldıkları şarkıya hasta oldum. Aynı şekilde barda çalan şarkı da çok güzel. Robotların mimikleri ve çıkardıkları sesler insanı gülümsetiyor. "Gülümsemeyen insan değildir" demiyorum ama guys, srsly.

Oyunun tam sürümüne çeşitli sitelerden kolaylıkla ulaşabiliyorsunuz ve yanlış hatırlamıyosam 150 mb civarında bi boyutu var, çerez gibi. Bi deneyin, içecek bi şeyler alıp geliyorum.